Bəxtiyar Vahabzadə – 90

440 Baxış

Senet.az Lefke Avrupa Üniversitesi, Yrd. Doç. Dr. Namuradov125zim Muradovun[1] Türk Dünyasının Milli-Manevi Değerleri ve Bahtiyar Vahabzade”[2] məqaləsinin birinci hissəsini təqdim edir:

 

Özet: Bahtiyar Vahabzade, kendine özgü poetik üslubu ve şiir serüveni olan, milli-manevi değerleri bayrak edinen, onları yüceltip farklı bakış açılarından değerlendiren şairlerimizdendir. B. Vahabzade şiiri, halkın yazgısında izler bırakan toplumsal-siyasi olayları poetik bir şekilde yansıtan ayna gibidir. Vahabzade yaratıcılığı, orta ve yakın tarihimizin en hassas barometresi niteliğindedir. Onun şiirine yansıyan toplumsal gerçekler, şairin açık münasebeti ile ilgi çekmektedir. Şairin çeşitli ruh hallerini yansıtan bu münasebetlerin ortak özelliği ise yazarının samimiyeti, yüksek vatandaşlık duyarlılığıdır. Şair yurdu, yurttaşı nasıl sevdiğini söylemekle yetinmeyip onları nasıl sevmek gerektiğini de ifade eder.

Bahtiyar Vahabzade bir “ana dili şairi”dir. Dilinin taassubunu en cesaretli şekilde çekmekle yetinmeyip onu en iyi kullananlardan da biridir. Şairin, milli musiki, tarih, ahlâk, psikoloji, edebiyat, kültür meselelerindeki konumu, örnek alınacak duyarlı bir vatandaş konumudur. B. Vahabzade hayatının çoğunu Sovyetler Birliği döneminde yaşamışsa da bir Sovyet şairi olmamış, parti siparişi ile eser yazmamış, resmi edebiyat anlayışı olan “sosyalizm realizmi”ne uymamıştır. Vahabzade, rejim karşısındaki soylu duruşu ile örnek aydınlardan biri olmuş, Türk dünyasının meselelerini de kendi meselesi bilerek onların çözümü yolunda çaba harcamıştır.

Biz bu yazımızda Vahabzadenin tarih, musiki, dil, edebiyat konularındaki tutumu; milli şiir ölçümüz olan hece vezninde yazdığı şiirler ve epik manzumeler üzerinde durup şairin, frazeolojik dil hazinemize kazandırdığı değerlerden söz edeceğiz.

Anahtar sözcükler: Gülüstan poeması; muğam; musiki; hece ölçüsü; deyimler

 

* * *

Bahtiyar Vahabzade, hakkında çok sayıda araştırmanın yapılmasına rağmen, poetik dünyası ve şiirinin sistemli bir şekilde henüz incelenmediği şairlerimizdendir. Şairin, edebiyat dünyasına ayak bastığı 1940’lı yıllardan itibaren ünlü Azerbaycan şairi Samed Vurgun’un dikkatini çekmesi, dönemin edebi tenkidinin kendisi hakkında fikir beyan etmesi, edebiyata yeni ve farklı bir sesin geldiğini göstermekteydi. Bu yeni ses, devletin resmi sanat ve edebiyat anlayışı olan “sosyalizm realizmi” çizgilerini çiğneyen, bu çerçeveli anlayışın dışına da çıkabilen; parti mensubiyetini vurgulamayan; farklı bir “xelqîlik” ihtiva eden; sadece şekilce değil, muhtevaca da milli olan bir sesti ve üstelik bu sesin sahibinin hâkim Komunist Partisi’ne aidiyeti de muhtevaca değil, olsa olsa formal bir niteliğe sahipti.

İkinci Dünya Savaşı’ndan galip ayrılan tek partili, muzaffer ve tekebbürlü Sovyetler Birliği’nde yaşayıp da böyle bir karşıt duruş sergilemek oldukça zordu. SSCB Komunist Partisi, daha 1930’lu yılların başında edebiyatın da vazifelerini belirlemiş, onun “hareket serbestliği”nin sınırlarını çizmiş, partinin sadece resmi değil, manevi hakimiyetinin de tebliği ve halka kabullendirilmesi için edebiyatı görevlendirmişti. Hakim partinin böyle bir sanat-edebiyat anlayışı ve siyasetine “dudak büzüp burun kıvıranların” (hatta kıvırmayanların da) 1937-38 yıllarının “gider-gelmezine” gönderilmesi, sadece Azerbaycan’dan 20 binden fazla aydının bu kıyımın kurbanı olması, dokuz yaşından beri Bakü’de yaşayan delikanlı Bahtiyar’ın gözleri önünde gerçekleşmişti. 1937-38 aydın kıyımından sağ kurtulan ziyalılardan hiçbiri rahat değildi; onların vicdanlı olanları, manevi ızdırapların içinde kıvranıyor ama yine de herkes ancak kendi başının çaresine bakmaya çalışıyor, gemisini kurtaran, kendisini kaptan sayıyordu. 50 milyon insanın ölümüyle biten İkinci Dünya Savaşı, işte böyle bir ortamda başlamıştı ve yeni başlayan savaş, hiç olmazsa -adı üstünde- savaştı ve kollektivleşme yılları ile 1937-39’ların bu sorgu-sualsiz kıyımından daha korkunç  değildi.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında da edebiyat, partinin kendisine verdiği görevi yerine getirdi. Komunist Partisi, galiba bu savaşın mecazlı ve ihtişamlı adını da edebiyata koydurmuştu – “Velikaya Oteçestvannaya Voyna” yani (Muhteşem Vatan Savaşı), Azerbaycan’daki adıyla “Böyük Veten Müharibesi”… Bu “velikaya oteçestva” yani “büyük, muhteşem vatan”, yeryüzünün, yüzölçümüne göre altıda birine eşitti ve dünyanın en büyük ülkesi olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği idi. Edebiyat, bu “büyük vatan”ın her karışının kutsal olduğunu halka benimsetmeli, gerekirse her karışı için canını kurban etmeyi, -dar anlamda edebiyattan başka bir “eğlencesi” olmayan vatandaşa- anlatmalıydı. Sosyalist edebiyatın şekilce milli olabilmesinin nedeni de Sovyetler Birliği’nin çok milletli bir devlet olmasından kaynaklanıyordu ve amaç, her halka, her millete ana dilinde edebiyat ortaya koyma özgürlüğü vermekten daha çok, sosyalist ideallerini yaymak, “büyük vatan”ın her karışı için savaşmaya bütün “vatandaşları” seferber ve ikna etmekti…

Savaş yıllarının ilk günlerinde, Komunist Partisi’nin terennümcüsü olmakla birlikte milli ve yetenekli bir şair olan Samed Vurgun’un

Bilsin ana torpaq, eşitsin vətən

Müsəlləh əsgərəm mən də bu gündən! mısraları, hakim partinin “Her şey cephe için, her şey galebe için!” çağrısının ilk ifadesi, henüz pek hamasî karakter kazanmayan “kahramanlık poeziyası”nın da ilk örneklerindendi. Samed Vurgun’un, partinin direktivleri doğrultusunda ön cepheye seferberlik çağrılarıyla birlikte savaşın arka cephesi – emek cephesi- için de

Torpağa düşməsin havayı bir dən,

Çörək bol olarsa, basılmaz vətən! şeklindeki mısraları, o yılların Azerbaycan şiirini, bu şiirin sosyal-siyasi ve ideolojik içeriğini, hedeflerini özetler niteliktedir. Sadece Samed Vurgun’dan örnek verdiğimiz mısralarda vatanseverlik, toprağa ve emeğe bağlılık, vicdani dürüstlük duyguları çok samimi olmakla birlikte, milli duygularla kamufüle edilmiş siyasi siparişlerin varlığı da hissedilir.

İkinci Dünya Savaşı’nın “kahramanlık edebiyatı” örnekleri, savaş yıllarının ikinci yarısında çoğalmaya başlayacaktı. Savaşın, Sovyetler Birliği’ne bağlı topraklarda başladığı ilk yılda (Haziran 1941 – Aralık 1941’de) SSCB Silahlı Kuvvetlerinin Hitler Alman-faşist orduları tarafından perişan edilip neredeyse bitirildiği dönemde, kahramanlık gösteremeyen bir ordunun mensupları hakkındaki “kahramanlık nağmeleri”, olsa olsa ancak münferid kahramanlıklar hakkında olabilirdi. Zira Almanlar, batı ve kuzeyde başkent Moskova’ya ulaşmış, eski başkent Leningrad’ı kuşatmış, Ukrayna’yı ve Beyaz Rusya’yı tutmuş; doğu ve güneyde ise Mozdok’a (Kuzey Kafkasya’ya) kadar ilerlemişti…

Bütün bunlarla birlikte, yıllarca uzayıp giden, dezenformasyon ve yenilgilerle dolu olan bu savaşı lanetleme cesaretinde bulunamayan Sovyet edebiyatının, oldukça duygusal numuneleri; savaşın perde arkasında, özellikle de arka cephesinde kalan görüntülerini canlandıran, onun toplum hafızasında açtığı yaraları yansıtan örnekleri de ortaya çıkmaya başlayacaktı. Ehmed (Ahmet) Cemil’in “Can nənə, bir nağıl da de” şiiri gibi duygu yüklü edebi numuneler, savaşın sadece “kahramanlık meydanı”nı değil, binlerce çocuğu yetim bırakan korkunç yüzünü de gösteriyordu. Ağabeyi İsfendiyar’ı ve yakın akrabalarını savaşın ön cephesinde yitiren Bahtiyar, “mutlular, bahtiyarlar ülkesi”nin, aslında hiç de bahtiyar olmayan binlerinden, milyonlarından sadece biriydi…

Bahtiyar Vahabzade, Sovyet rejiminin savaş öncesi ve savaş yıllarında kimleri yuttuğunu da iyice görmüş, savaşın hemen ardından ise Seyid Cafer Pişeveri (1892-1947) önderliğindeki, sonradan tarih kitaplarına “21 Azer Harekâtı” adıyla geçen inkılap sonucu kurulan Güney Azerbaycan Milli Hükûmeti’nin (12 Aralık 1945 – 12 Aralık 1946) nasıl ortadan kaldırıldığını, yok edildiğini, Sovyetler Birliği’nin bu meseledeki iştirak ve tutumunu Güney Azerbaycan’dan kaçıp Kuzey Azerbaycan’a sığınmak zorunda kalan “seçme, seçilme hakkı olmayan yaşıl pasaportlu demokratları” – milli aydınları bizzat dinleyerek öğrenmişti. Çarlık Rusya İmparatorluğu’nun eliyle parçalanmış, en az ikiye bölünmüş ve yarısı da işgal edilmiş vatanının, hiç olmazsa bir imparatorluğun sömürgesi altında olmasını dileyen milyonlarca insanın isteğine rağmen, neo-imparator Stalin’nin “Ben ayağı çarıklı, başı papaklı, dılgır Müslüman Türklere göre üçüncü dünya savaşı başlatamam!” demesi de Bahtiyar Vahabzade’nin bildikleri arasındaydı. SSCB’nin, savaştan yorgun ve galip çıkmasına rağmen tarihi bir fırsat elden veriliyordu ve bu fırsat kaçırmada, olan, Azerbaycan’a ve Azerbaycanlılara olacaktı…

Seyid Cafer (Cavadzade) Pişeveri başkanlığındaki Azerbaycan Milli Hükûmeti’nin ortadan kaldırılması tesadüfi ve sıradan bir olay değildir. Dönemin İran Başbakanı Ahmed Gavamü’l-saltana’nın, Mart 1946’da Moskova’ya yaptığı resmî ziyaret sırasında, İran’ın kuzeyindeki petrol yataklarının keşfi ve işletilmesi hakkını SSCB’ye verme taahhüdünde bulunması, Sovyetlerin iştahını kabartmış, SSCB, İran devletinin şartlarını kabul etmişti. İran’ın SSCB karşısındaki şartları ise şöyleydi: 1) Sovyet silahlı kuvvetleri, bu yıl (1946) mart ayının sonuna kadar İran’dan çıkacaktır; 2) SSCB, Güney Azerbaycan meselesini İran devletinin dahili işi, iç meselesi sayacaktır (Rәhimli, 168).

İşte bu görüşme, Güney Azerbaycan meselesinde yeni bir dönüm noktası olmuş, eski oyunun değişmeyen taraflarının yeni aktörleri ortaya çıkmıştı: 1813 (Gülüstan) ve 1828’de (Türkmençay) antlaşmalarında bir tarafta Çarlık Rusya, diğer tarafta da Kacarlar’ın temsil ettiği İran; 1946’daki Moskova Antlaşması’nda ise Sovyet Rusya (SSCB) ile Pehlevî rejiminin temsil ettiği İran… Yeni anlaşmanın neticesi ise acıydı: Azerbaycan Demokrat Fırkası önderliğinde kurulan ve sadece bir yıl süren milli hükûmetin (1945-1946) yıkılmasından sonra sayısız katller, hapisler ve sürgünlerin yanında bir de Türk milli kültür değerlerinin yok edilmesi süreci başlatılmıştı. Siyasi işlere pek karışmayıp partinin gösterdiği hedefleri terennüm etmekle yetinen Sovyet edebiyatının, hakim partiden torpilli ve diğerlerine göre daha milli, daha cesaretli temsilcilerinden bazıları, bu kültür vahşetine açık münasebet bildirmişti. Örneğin, “Pişeveri hükûmetinin varlığına son verilmesinden sonra İran hükûmet kuvveleri tarafından Azerî Türkçesiyle bastırılmış kitapların toplatılarak meydanlarda yakılması üzerine Samed Vurgun, yazdığı “Yandırılan kitablar” şiirinde, bu işi yapanlara ‘cellad’ diye hitap etmiş” (Akpınar, 1994, 191), İran hükûmetinin yürüttüğü Fars şovenizmi siyasetini sert bir dille eleştirmişti.

Milli ruhlu, parti güdümlü şiirler yanında sert içerikli şiirler de yazan Samed Vurgun’u kendi üstadı, kendisini de bölünmüş bir vatanın evladı sayan Bahtiyar’ın, bu bölünmüşlüğü, Sovyet yönetiminin uyguladığı çifte standardı anlaması zor değildi. Bölünmüş Azerbaycan’ın bir ferdi olan Vahabzade’nin, Sovyetlerin, İkinci Dünya Savaşı yıllarına tekabül eden işgalleri sonucu hâlâ büyümekte olan “velikaya oteçestva” masallarına da karnı toktu. Bahtiyar Vahabzade, bu “büyük vatan”ın nasıl “yarandığını”, birçok kişiden farklı olarak biliyordu. “Komunist” Pişeveri’nin, Komunist Partisi tarafından, komunistler ülkesi olan Sovyetler Birliği’nde 1947’de öldürülmesinin ardından Bahtiyar Vahabzade için “komünist”, “Komünist Partisi”, “vatan” ve “vatandaş” kavramlarının mahiyeti de değişmişti. “Sovyet şairi” Bahtiyar Vahabzade’nin

Vətəndaş – nə gözəl səslənir bu söz,

Yəni bir vətənin övladıyıq biz.

Anamız eynidir – qardaşıq demək,

Sən mənə arxasan, mən sənə kömək!mısralarındaki vatan, aslında “Velikaya Rus” (Büyük Rusya) olan bu “velikaya oteçestva” değil, “ikiye bölünmüş Azerbaycan”; vatandaş ise aynı anadan doğan, canı bir, kanı bir, dili bir, dini bir kardeşleriydi. “İkiye bölünmüş vatan”ın vatandaşı olan Vahabzade, sonraki yıllarda bu bölünmüşlüğü kastedipmevcut rejimin ortaya çıkarttığı bu duruma meydan da okuyarak “Orda Şəhriyaram, burda Bəxtiyar!” deyecekti…

İşte 1940’lı yılların başında “edebiyata gelen” genç Bahtiyar Vahabzade’nin Türk dünyası sevdası “vahid Azerbaycan” hasretiyle böyle başlamıştı. İlk iki şiir kitabının 1949 (Mənim Dostlarım), 1950 (Bahar) yıllarında çıkması; bir güç imparatorluğu olan Sovyetler Birliği’nin ve Komunist Partisi’nin başındaki kişinin – Stalin’in son hakimiyet yıllarına ve 1953 yılındaki beklenmedik ölümü dönemine denk gelmesi, genç ve özgürlüğüne düşkün şair için bir şanstı. Stalin’in ani ölümü, binlerce insanı sarsmakla birlikte bazı kişileri de rahatlatmıştı. Onlardan biri de Bahtiyar Vahabzade’ydi. Şairin daha önce yazıp 1980’li yılların sonunda bastırdığı İki Qorxu (İki Korku) adlı manzumesi, 1937-38’lerin tekrarı olan 1953’lere kadarki Stalinli yılların psikolojisini anlatması açısından oldukça önemli bir eserdir.[3] Aslında bu eser, 1924-1953 yıllarını kapsayan tam 30 yıllık bir döneme – Stalin dönemine ayna tutuyordu…

* * *

1950’li yıllar, B. Vahabzade’nin şiir ve bilim hayatındaki önemli yıllardandır. Şair, 1951 yılında Samed Vurgun’un Lirikası konulu doktora teziyle ‘filoloji bilimler adayı’ ilmî derecesini (Dr. ünvanını) almıştır (1964 yılında da tamamladığı Samed Vurgun’un Hayatı ve Yaratıcılığı adlı çalışmasıyla da doçentlik-profesörlük tezini savunmuştur).

Şair, sonraki yıllarda mütevazı bir şekilde dile getirdiği

Qatlayıb dizinin altına qoyar,

Alim Bəxtiyarı şair Bəxtiyar!mısralarıyla kendisini, bir bilim adamındın daha çok bir şair gibi gördüğünü ifade etmiştir (Ayrıca, B. Vahabzade, bu alçakgönüllülüğünü şairliğinde de sürdürerek

Bizim sənət dünyasının qırıq telli sazıyam

Bircə ondan razıyam ki, özümdən nârazıyam demektedir. ‘Qırıq telli saz’ın bir anlamı da nağmeleri bedbîn olan ‘rübab-ı şikeste’dir. Bizce şair, her iki anlamda kendisine haksızlık ediyor çünkü Vahabzade, büyük şairdir ama ümitsizlik aşılayan kötümser bir şair değildir).

* * *

Bahtiyar Vahabzade’nin özel ve edebi hayatında en önemli hadiselerden biri, şaire hem büyük şöhret kazandıran, hem de başını belalara sokan, 1950’li yılların ikinci yarısında Şeki Fehlesi gazetesinde yayımlattığı Gülüstan poemasıdır.

Genel olarak baktığımızda, 1930’lu yılların ortalarından itibaren Azerbaycan edebiyatında Güney Azerbaycan konusunun, birçok yazar ve özellikle şair tarafından ele alındığı görülüyor. Yani “Sovyetlerin dış politikasına da uygun gelen” (Akpınar, 1994, 178) bu meseleyi ele alan tek şair Bahtiyar Vahabzade, tek eser de Gülüstan poeması değildir. Bu konu üzerinde duran çok sayıda edip ve yazılan çok eser varken,[4] Vahabzade’nin Gülüstan poemasını (manzumesini) bazen “parti siparişi” gibi addedilen o eserlerden ayıran hususlar nelerdir? Gülüstan manzumesi “güney konulu” yüzlerce eserden biri sayılamaz mıydı? Bu manzumeyi elden ele, dilden dile dolaştıran şey, onun devlet tarafından yasaklanması mı yoksa edebi-siyasi ve tarihi-ideoloji yönleri miydi? “Sosyalist realizmi”nin, Azerbaycan halkının tarihi-siyasi-içtimai gerçeklerini yansıtan bu eserden ‘alıp da veremediği’ neydi?

Gülüstan poemasıyla ilgili, -bizce en az on cevabı olan- bu ve benzeri sorulardan bazılarını yanıtlamaya çalışalım:

Birincisi, Gülüstan poemasının yazarı Bahtiyar Vahabzade’nin kişiliği, onurlu bir şahsiyet oluşu, kütlevi ve kör-körane akına karşı soylu bir duruş sergilemesi, daha genç yaşta ve (Samed Vurgun’un manevi himayesi sayılmazsa) arkasız olmasına rağmen “ipe sapa yatmazlığı”, kendisinin, 1930-1950’lerde sindirilmiş şair-yazar takımından farklı olduğunu ortaya koyuyordu. 1918-1920 yıllarında “azadlığı dadmış” (M. E. Resulzade), sonraki zor ve baskı yıllarında ise ümitsiz bir şekilde hayata küsmüş halkın, en azından manevi özgürlüğüne susamış olması, bu özgürlüğün terennümcüsü Bahtiyar Vahabzade’yi, halkın ilgi odağına dönüştürmüştü; İkincisi, bu eserin adı, Azerbaycan topraklarının siyasi bölünmüşlüğünün başlangıcı olan Gülüstan Antlaşması’ndan alınmıştı. Orta yüzyılların (13. yy.ın) klasik Fars şairi Şirazlı Sadi’nin aynı adlı didaktik eserinden farklı olarak Bahtiyar Vahabzade’nin manzumesinde, bölünmüş vatan ve millî facia ile sonuçlanan somut bir siyasi olay vurgulanıyordu; Üçüncüsü, Vahabzade bu eseri “Azərbaycanın birliyi və istiqlaliyyəti uğrunda çarpışan Səttar Xan, Şeyx Məhəmməd Xiyabani və Pişəvəri’nin əziz xatirəsinə” ithaf etmiş ve bu ithafı eserin başında açıkça belirtmişti. Bu ise, açık bir tercih demekti ve şair, tercihini hakim ve işgalci taraf(lar)dan yana değil, bölünmüş vatanından ve milletinden yana yapmıştı; Dördüncüsü, bu eseri hakim partinin sanat ve edebiyat anlayışı olan ‘sosyalizm realizmi’ çerçevesine oturtmak zordu: eser, Komunist Partisi’ni övmüyor (partililiği reddediyor); “xelqiliği” (halkçılığı), partinin istediği şekilde değil, gerçek şekilde yapıyor ve yansıtıyor; şekilce milli olmakla birlikte muhtevaca da -‘sosyalist’ değil- milli karakter taşıyordu. Demek ki bu manzume, partinin öngördüğü gibi değil, istemediği hatta yasakladığı şekilde yazılmıştı; Beşincisi, Gülüstan poeması, şairin muhayyel ve öznel kurgusu esasında değil, diakronik tarihi olayların çıplaklığı, nesnelliği ve onların, resmi tarih anlayışının tersine olan yeni yorumlarıyla yansıtılmıştı; Altıncısı, şair alışılmışın dışına çıkmış, sert dil ve yargılayıcı bir üslup kullanmış, cevabı herkesçe bilinen “retorik sorular” sıralamış, tarihin hakim gibi görevlendirdiği kişileri itham etmiş, yargıçları yargılamıştı; Yedincisi, “mikro milliyetçiliğin sonuna kadar teşvik edildiği” (Tunalı, 2) Sovyet sisteminde, makro-milliyetçi bir tavır sergilemiş, “küçük halk” yerine “büyük millet” kavramını ortaya koymuştu; Sekizincisi,  bu “büyük millet”in siyasî ve tarihî mekânının, ikiye bölünmüş vatanın ayrı ayrı parçaları değil, “o taylı – bu taylı vahid Azerbaycan” olduğunu belirtmiş, bu bölünmüşlüğün sadece kâğıt üzerinde gerçekleştiğini vurgulamış, “Tebriz’in de, Bakü’nün de Azerbaycan olduğu”nun altını çizmişti; Dokuzuncusu, Çarlık Rusya ile Bolşevik Rusya’nın mahiyetçe aynı olduğunu, ikisinin de müstemlekeci imparatorluk düşüncesi taşıdığını, saltanat ve ihtişamlarını, diğer halkların mutsuzlukları üzerinde kurduklarını belirterek kanıtlamıştı; Onuncusu, yansıtıcı bir üslubun kullanıldığı açık ve net ifadelerle birlikte, duygusal-romantik ifadeleri ve felsefi genellemeleriyle de manzumeyi aşırı ideolojik ve slogancı bir yapıdan uzaklaştırmış, düşündürücü, ciddi ve yüksek edebi değere sahip bir eser haline getirmişti…

Şair Gülüstan eserinde açık bir şekilde dile getirdiği

Hanı bu ellərin mərd oğulları?

Açın bərələri, açın yolları.

Bəs hanı bu əsrin öz Kôroğlusu-

Qılınc Kôroğlusu, söz Kôroğlusu? vb. mısralarıyla, “kapatılmış kardeş kapısı”nın (Azerbaycan’ı ikiye bölen sınırların) açılması gerektiğini söylemiş, bu idealin gerçekleşmesi için eş zamanlı olarak akıl ve güce, kılıç ve kaleme ihtiyaç olduğunu bildirerek son mısradaki “söz Köroğlusu” ifadesiyle âdeta kendisinin bu görevi üstlendiğini bildirmişti.

* * *

Yukarda da belirtildiği gibi bu manzume, adını Rusya ile İran’ın (daha doğrusu Kacar-Türk Hanedanının) 1813 yılında imzaladıkları antlaşmanın yapıldığı bir köyün adından almıştır.[5] Azerbaycan topraklarının ikiye bölünmesiyle sonuçlanan tarihi adaletsizliğin temeli de bu antlaşmayla atılmıştır. Vahabzade’nin bu eseri, 1950’li ve sonraki yılların en büyük edebî-siyasî-içtimaî hadiselerinden biri olmuş, Şeki Fehlesi (Şeki İşçisi) gazetesinde yayımlanan bu manzume elden ele gezmiş, birkaç kişinin tutuklanmasına yol açmış, gazetenin o sayısına devletin el koymasından sonra halk tarafından el yazısıyla gizlice çoğaltılmış, vatansever aydınların dilinde ezber olmuştur.[6] Gülüstan poemasının bu tarihi değerini düşündükçe aklıma şunlar geliyor: 1391 yılında Altun Ordu (Kıpçak) Türk şairi Seyfi Sarayî, Fars şairi Şirazlı Sadî’nin 1258’de yazdığı Gülistan manzumesini Farsça’dan Kıpçak Türkçesi’ne tercüme etmekle, Türklerin, orta yüzyıllara hakim olan didaktik değerleri önemsediklerini ortaya koymuştu. Sadi Gülistan’ından 700 yıl sonra yazılan Bahtiyar Vahabzade Gülüstanı ise XX-XXI. yy.ların edebî-siyasî gerçeklerini yansıtması bakımından oldukça değerli bir manzumedir ve bu eser, başka dillere, özellikle İranî dillere tercümesini beklemektedir.

* * *

Bahtiyar Vahabzade tarih, dil, alfabe, din, medeniyet, sanat, musiki gibi kültür kavramlarını; hak, hakikat, ahlâk, namus, vicdan, inam, imân, şüphe, yalan, sevgi, dert, nefret, nisgil, korku, aşk vb. soyut kavramları derinden derine tahlil etmiş, milli ve manevi değerlerimizi yücelterek onları gençliğe sevdirmiştir.

* * *

Şair, musikimiz hakkındaki görüşlerini Muğam poeminde (poemasında, manzumesinde) felsefi-poetik bir dille ifade ederek Azerbaycan muğamının felsefesini, neredeyse bir musiki bilgini seviyesinde ortaya koymuş, her makamın, her tasnifin, her rengin yani muğamın iç yapısını oluşturan temel öge ve kavramların tarihi-felsefi, bedii-estetik boyutlarını gözler önüne sermiştir. Muğam’ın sadece Azerbaycan değil, Türk, Uygur, Özbek, İran musiki kültüründe de önemli yere sahip olduğunu göz önüne aldığımızda, bu eserin yazarını sadece Azerbaycan milli-mahalli medeniyetinin savunucusu olarak değil, genel olarak Şark-Garp (Doğu-Batı) çatışmasında Şark’ın temsilcisi gibi de görebiliriz. Muğam poeması ile şair, ağırlıklı olarak Azerbaycan, Türk, Özbek ve Uygur muğam musikisinin (makamlarının) felsefesini poetik bir dille deşifre etmiş, bu musikinin insan üzerindeki psikolojik etkilerini ve milleti millet yapan temel unsurlardan biri olduğunu belirtmiştir.

Şairin, Şark değerlerine sahip çıkıp onları bu kadar yüceltmesi, sadece Azerbaycan sanat musikisi konusunu ele aldığı Muğam poemasında değil, başka eserlerinde de görülmektedir. İki Qorxu adlı manzumesinde merhum bestekâr dostu Qember Hüseynli’nin sanatçı kişiliğinden hareketle kaleme aldığı …

Sonra dindirərdi astadan tarı,

Muğam naxışları, muğam xalları

Süzülüb axardı barmaqlarından,

Külçə götürərdi səs dağlarından… (bkz. Akpınar, 1994, 395)

ya da

… Gûya saz avazı, gûya tar səsi,

Ulu dədələrin ulu nəğməsi

Uyuşmur zamanın öz ahənginə,

Әsrimiz sığışmaz saz ahənginə!

Ruhumuz qovuldu musiqimizdən

Uyduq uzun illər caz ahənginə.

Bir soran olmadı, ay qardaş, nədən

Axı baş yerinə ayaq tərpədən,

Bizi səmalardan yerə endirən

Özgə qapısında veyilləndirən

Dayaz Rok en rollar göyə ucalsın

Üzeyir məktəbi yetim mi qalsın?

Hara çəkirsiniz musiqimizi,

Nâdân mı sandınız bu qədər bizi?! (bkz. Akpınar, 396-397) vb. mısralarında milli musikiyle ilgili görüşlerini dile getirir, bu musikiyi “baş tərpədən” (insanı derin düşüncelere daldıran, düşündüren; manevi, felsefi derinliği olan); kulak tırmalayan yabancı musikiyi ise “ayaq tərpədən” (vücudu kıvırtmak dışında bir işe yaramayan) bir ‘kültür ürünü’ olarak gördüğünü ifade eder.

Bahtiyar Vahabzade’ye göre şairin söz ile diyemediğini besteci musiki ile diyebilir. Musikinin dili, şiirin dilinden daha eski, daha estetik, daha derin ve daha güvenlidir. Şairin, Azerbaycan’ın ünlü keman sanatçısı Habil Aliyev’e yüz tutarak yazdığı şiirinde yer alan

Habil! Ay insafsız, ürəyimizi

Yandırıb yaxmaqla qəsdin nədir, nə?

Niyə yandırırsan atəşsiz bizi?

Bu haqqı kim verib, kim verib sənə?!mısraları; 20 Ocak 1990’da Sovyet ordusunun Bakü’de yaptığı katliamın ardından yazdığı Şəhidlər manzumesinde musiki medeniyetinden yararlanması, kendisinin yüksek musiki duyumu ve bilgisine sahip olduğunu göstermektedir. Şair, Şəhidlər manzumesinin bir yerinde Azerbaycan’ın ünlü tar sanatçısı Ramiz Quliyev’e yalvarırcasına şöyle der:

Ramiz, bas sinənə sən qoca tarı

Bu təzə gûşədə çal, sənə qurban!

Şəhidlər qanına boyanan səsi

Zabul segâhına sal, sənə qurban!

 

Pərdələr qoy təzə güllər bitirsin

Şəhid anasına təsəlli versin.

Haqqın fəryadını dilə gətirsin

Təzə yaratdığın xal, sənə qurban!

 

Xəzər pəncələşdi öz sahiliylə

Danış dərdimizi səsin ziliylə

O təzə gûşənin atəş diliylə

Zülümdən qisası al, sənə qurban!

Şairin bu ve benzer poetik ifadeleri, musikinin gücünü, şairin de bu gücün farkında olmakla kalmayıp onun, dertleri dindirmedeki etkisini ortaya koymaktadır.

Bahtiyar Vahabzade’ye göre halkımızın yarattığı musiki, aslında bu halkın, tabiatın dilini öğrenip bu dili sese çevirerek yedi nota üzerine yerleştirmesi, tabiat dilini musiki diliyle konuşturmasıdır. Şair, Muğam’da yazıyor:

Ney üstündə yeddi səsin

Oyuq-oyuq yuvaları

Nədir belə?

Bəlkə elə

Balaları perik düşən

Qaratoyuq yuvaları…

Səslər qırıq bir arzunun can səsimi?

Yuvaları dağıdılmış

Çolpaların naləsimi?..

Şairin neyden söz etmesi tesadüf değildir. Klasik Türk  ve tasavvuf musikisini, klasik Azerbaycan aşık ve halk (sanat) musikisini neysiz tasavvur etmek mümkün değil. Ney, rebabla (ya da tar ile – NM) birlikte “... içli bir derviş gibi inler, derinleşir… Fuzûli’nin, kendisini delik delik vücuduyla bir neye benzetmesi herhalde tesadüf olmasa gerek.” (C. Okuyucu, 174).

Tar (ya da daha yaygın adıyla rübab, rebab) muğam musikisinin ana aletidir. Bahtiyar Vahabzade tarın, bu musiki ayinindeki hakkını teslim ettikten sonra onun, halkın ruhunun sesini tellerinde sakladığını söyler:

Ürəyinin tellərindən

tellər çəkib tara, xalqın.

O tellərin nəğməsində

Öz ruhunu, öz qəlbini ara xalqın…

Şairin, Muğam poemasıyla birlikte Habil Aliyev’e yazdığı “Habil Segâhı” şiirinde de muğam musikisinin ikinci çalgı sazı olan kâman (kâmança, kabak kemane) aletinin özelliklerinden ayrıntılı bir şekilde söz etmesi, bize bu aleti daha yakından tanıtır, onun çıkardığı seslerin ruhumuzu okşadığının nedenleri belli olur:

Kâmanın qolunda yatan  xalların

Hər biri qəm yurdu, hicran yuvası.

Bir qolun üstünə cəm olub min-min

Nəsimi üsyanı, Vaqif nəvası…

Evet, Vahabzade’ye göre “hem dedesinin hem de torununun yaşıdı olan” Azerbaycan muğamı (Şair görüşlerini şöyle ifade eder:

Gâh səsində göy gûrlayır,

Gâh inləyir həzin həzin.

Həm babamın yaşıdıdır,

Həm nəvəmin.), tabiattaki güzelliklerin sesle ifadesidir:

Çiçəklərin öz rəngində, öz ətrində

Nəğmədəki səsləri gör, xalları gör

- Enib qalxan keçidləri,

Cığırları, yolları gör… deyen şaire göre her bir halkın musikisi onun ‘parmak izi’ gibidir:

Tanımaqmı istəyirsən

Görmədiyin bir xalqı sən?

Әvvəl onun nəğməsinə sən qulaq as

Onu öyrən.

Öz sözünü, sorğusunu

Xəyalını, duyğusunu

Xalq yaşadır nəğməsində

Şair, ünlü Gülüstan poemasında da, Azerbaycan halk ve sanat musikisinin, halkın hafızasında etle tırnak gibi birbirinden ayrılmaz iki değer olduğunu dile getirerek:

Taxta dirəkləri torpağa deyil,

Qoydular Füzuli divanı üstə.

Yarıya bölündü yüz, yüz əlli il

Gəraylı, bayatı, muğam, şikəstə mısralarıyla, siyasi sınırların, kültürel sınırları da etkilediğini, bölünmüş vatanın bölünmüş şiir, bölünmüş musiki, bölünmüş kültür olup, bu bölünmüşlüğün siyasi bölünmüşlükten daha tehlikeli olduğunu açık bir şekilde söylemekten çekinmemiştir.

 

 

[1] Lefke Avrupa Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı / Lefke / KKTC

[2]Bu makale 2012 yılında aynı adla bu dergide yayımlanmıştır: Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi, Bahar 2011 / 31, Bahtiyar Vahabzade Özel Sayısı, s. 101-129 (Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2012 (ISSN: 1301-077)

[3] Bu eserin ortaya çıkışı hakkındaki bilgiler ve onun tam metni için bkz. Y. Akpınar, Azeri Edebiyatı Araştırmaları, s. 394-415

[4] Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. Y. Akpınar, “Çağdaş Azerî Şiirinde Millî Bir Mes’ele Olarak Güney Azerbaycan”, age, s. 175-197

[5]Gülüstan, Kuzey Azerbaycan’ın Gôranboy ilçesine bağlı bir köydür.

[6]Daha SSCB’nin dağılmadığı 1980’li yılların başlarında, sade bir köyde ilkokul öğretmeni olan babam, Kiril harfli el yazısıyla baştan sona kadar göçürdüğü “Gülüstan” poemasını gizlice bana göstermiş ve okumama izin vermişti. (NM)

 

 

 

Ardı var:

 

 

 

 

 

 

 

Bölmə : Manşet, Tənqid
KÖŞƏ YAZARLARI
TOP 10