Dün, bu gün, gelecek…

11 Baxış

Ahmet_Haldun_Terzioğlu

 

Ahmet Haldun Terzioğlu

 

Hörmətli oxucularımız, Türk yazıçısı Ahmet Haldun Terzioğlunun “Ustad” üçün qələmə aldığı bu yazını dilimizə uyğunlaşdırmadan təqdim edirik və bunu ortaq türkcəmizin formalaşması yolunda növbəti addımlardan biri kimi qəbul etməyinizi arzlayırıq.

 

Milletleri çok yakından ilgilendiren bir tercih…

Dün, bugün, gelecek…

Neyi daha fazla konuşuyorsanız, hangisiyle daha yakından ilgileniyorsanız, o denli belli edersiniz gelişmişliğinizi. O denli ilgilisinizdir  milletinizle.

Bilmek başkadır. Öğrenme çabası, yükümlülüğü başka, tutunmak, sürekli içinde olmak başka.

Tarih bir bilimdir. Bu bilimi hakkıyla yapan, eğitimini alan kişiler, tarihçi unvanını alırlar, adlarının başlarına da yazarlar rahatlıkla. Tarih bölümlemesinde dilediklerince seçimler yapmışlar, o bölümü daha fazla öğrenmişlerdir. Bu seçim bilgi yoğunluklarını oluşturur. Onları söz sahibi yapar bildiklerince.

Bilmek ayrıdır. Bunu anlatabilmek ayrıdır. Az bilenin daha iyi anlattığı, çok bilenin ise zorluk çektiği, anlaşılmaz olduğu kimi zaman bir gerçektir. Konuşurken de böyledir bu, yazarken de.

Toplum, çok bileni değil de iyi anlatanı tercih eder. Çünkü anladığı kadarı ile yorumlar ve değerlendirir. Anlayamadığı bilinmezdir onun için.

Neden tarihten söz etmeye başladık?

Dün önemlidir çünkü. Dolayısıyla tarih önemlidir. Ancak orada saplanıp kalmak yanlıştır. Bugün yaşanırken, gelecek yaşanacakken, yalnızca geçmişin üstün geçmiş günlerini gündemde tutup, durmadan bununla öğünmek yazık ki gelişmezlik seviyesini ifade eder.

Açıkça yazalım: Dünün şafşatalı günlerini sürekli gündemde tutan milletler geri kalmış milletlerdir. Bugünü unuturlar onlar ve geleceğe hazırlanamazlar.

O halde bekleneni; “Bilmek, yaşamak ve hazırlanmak” olarak işaret etmeliyiz. Dünü bilmeli, bugünü hakkı ile yaşamalı ve geleceğe hazırlanmalıyız. Bunun birisini abartır, ihmal eder ya da dikkate almazsak, bunun bir tekini hayatımızdan çıkarmaya kalkarsak, yıkıma doğru giden zincirin ucundan yakalamış sayılırız.

Dün, artık vazgeçilemez, değiştirilemez çok önemli bir değerdir. Bunu tecrübe için kullanırken, okurken, değerlendirirken asla yanlış yapmamalıyız. İnandığımız değerler, öz kabullerimiz bizi yanıltmamalıdır. Dış etkilere mutlaka kapalı olmalıyız. Dün, bizim doğrularımız ve yanlışlarımızın bütünüdür. Bir kısmını almak, bir kısmını atmak mümkün değildir. Onu kirli yorumlarla bozmak, inandığımız siyasi felsefe doğrultusunda yönlendirmek, düne ihanettir.

Dün, gerçekleri saklar içinde.

Bu gerçekler bizim gerçeklerimizdir.

Reddetmek gerçekleri reddetmek anlamına gelir. Gerçekleri reddeden de yalanlara sığınmak zorunda kalır. Ortaya yalan bir dün çıkar. Yalan bir dün bugünün de yanlışıdır, geleceğin de…

Yalan bir dün, yalan bir bugünü kurma çabasına doğrulur. O da kimsenin işine yaramaz. Çünkü hemen ardından, geleceğe yönelmek mümkün olmaz. Oysa asıl olan gelecektir. Planlanabilen, düzeltilebilen ve hazırlanabilen.

Acun, bilinmez bir geleceğe doğru giderken, bilim kişileri, acunun geleceğinin karanlık olduğunu açıkça bildirmektedirler. Bile bile girilmiş olan bu yolun düzeltilme zamanı bugündür. Bunun için de dün yapılan yanlışları tekrarlamamak gerekir. Öyleyse dünü bütün gerçekliliği ile ortaya dökmek kaçınılmazdır.

Şimdi genelden, daha özele, bize, Büyük Türk Milletine dönelim. Aynı yargılamayı kendimiz için yapalım.

En zoru budur. Hele ki milletini çok seven yürekler için en zorudur. Toz bile konduramadığı, sevdalandığı, bütün unsurlarına tutkun olduğu öz milleti hakkında yargılarda bulunmak, kimi zaman ölmekten bile zor gelir milli kişilere. Milli kişiler, ulu orta belli edemezler bu konudaki düşüncelerini. Hep bir koruyucu, önleyici kalkan kullanırlar. Milletleri için tek yanlış söz etmemek uğruna doğruların bir kısmına gözlerini kapatırlar.

Oysa bugün yaşananların tamamının nedeni bizim geçmişimiz değil midir? Kadim çağlar, sonra yaşananlar ve hemen dün olanlar değil midir? Biz, Türk milliyetçileri, dün yapılan yanlışları açıkça yazmaz, öğretmez, belletmezsek, bugün yazık ki kötü görünen gidişi, gelecekte nasıl doğru yoluna sokacağız. Dün, kendi içimizde, kendi yurtlarımızda hanedan, inanç, mezhep, menfaat, boyculuk, urugculuk vs. uğruna yapılan büyük yanlışların acısını bugün ciğerlerimize kadar hissederken, bu yanlışları neden gizleyeceğiz?

Kim yaptıysa yaptı bu yanlışları. Onu tartışacak değiliz. Yaptılar ve bugünleri yaşatıyorlar bizlere. Ancak çözüm üretmezsek gelecek kuşaklar da bizim yüzümüzden aynı acıları yaşayacaklar. Bu sefer nedeni biz olacağız. Bugün elimizdeyken, bugün yanlışları doğruya çevirmek bizim gücümüzle mümkünken, yarın ağlamak boşunadır eğer doğruları yapamazsak. Ki durum o yönde ilerlemektedir.

Bir şey başardılar yağılarımız. Bizi bölük, parça ettiler. Bunu yöntemli ve sistemli olarak sağladılar. Bugün, birbirinden neredeyse habersiz, duyumsuz bu kadar çok Türk budun, bu kadar çok Türk devleti varsa ve bunlar en küçük bir birlik özelliği gösteremeden yalnızca olanları seyretmekle meşgulseler, bu yağılarımızın başarısıdır. Kadim çağdan itibaren bize yağılık yağan budunların başarısı…

Kimdir bu yağılar?

Kimdir geçmişte bizi birlik olmaktan alıkoyan budunlar?

Yöntemleri neydi?

Hangi yolları denediler?

Bunu nasıl başardılar?

Kadim Türk tarihi, en güzel tarihtir bana göre. Kaynaklar az ve özdür. Olaylar çıplak ve yalındır. Daha sonrasında ortaya çıkan bir sürü faktör yoktur ortalıkta. Eldekileri okur, bilir ve yorumlarsınız. Üstelik kadim Türk tarihi kaynakları denilince usumuza hemen Çin kaynakları düşer.

Düşünelim:

Çin dost muydu bize?

Değildi.

O halde neden bizi yazdı?

Neden bizi anlattı?

Neden bizi anlamaya çalıştı?

Bu soruların cevabı çok açıktır. Yağını tanıyacaksın, bileceksin, ona göre davranacaksın.

Evet, acı gerçek bu ki Çin bu işi çok güzel yaptı. Başarılı oldu. Kendi kaynaklarında yazdığına göre kalabalık ve ardı kesilmez elçiler zinciri kurdu Türk yurtlarında. Bu elçiler gördüler, incelediler ve bizi yazdılar. Bütün eksiklerimizi, yanlışlarımızı, tuhaflıklarımızı, inançlarımızı, töremizi, yaşantılarımızı, davranışlarımızı, komplekslerimizi, duygularımızı…

Çinliler bizi bizden daha iyi öğrendiler biz kendimizden habersizken. Buna göre önlemlerini aldılar. Ne zaman birleşmek istesek hemen ikilik koydular araya. Bu birliği engellediler. Bizi bize kırdırdılar. Bu onlar için bir sanattı. Gerçek bir sanatçı kimliği ile davrandılar. Onlar bu yapı içinde yaşadılar, biz ise yine başımızı önümüze eğip, kendi iç hırslarımızın kurbanı olarak Çin’in oyuncağı olduk.

Çin başardı. Dikkat edin onun bu başarısı hâlâ sürüyor. Çünkü diğer yağılarımıza da örnek oldu. Bugün Türkleri tanımak için kadim Çin kaynaklarını okumak yeter.

Biz bir türlü bir araya gelemiyor, birleşemiyoruz. Çünkü dünü iyi anlayan, irdeleyen ve inceleyen yağılarımız Çin’in uyguladığı yöntemleri bugün de sürdürüyorlar. Biz ise bunu tam olarak çözemediğimiz için, hâlâ çözemediğimiz için ufacık ayrılıklar çemberinde birbirimizi yiyip duruyoruz. Birbirimizle uğraşıyoruz. Hiçbir şey yapamasak laf atıyor, dedikodu üretiyor, birbirimizin açıklarını ortaya döküyoruz. Bunu yaparken yalan da söylüyoruz. İftira da atıyoruz. Yağılarımızın içimize soktuğu fitnelere kanıyoruz. Mutlaka ayrılacak bir şeyler buluyoruz birleşmeye kafa takacağımız yerde. Aynı milletten olup da bizim kadar, birbirleri hakkında küçük ayıraçlar düşünen birbirlerine hasetlik eden milletler bile yoktur.

Dün…

Bugün…

Gelecek…

Hepinizi dünü öğrenmeye sesliyorum. Her şey orada gizli. Bugünün ışığı orada. Bizim tarihimizi bizden daha iyi bilen yağılarımız bu işin uzmanı olmuşlarken biz hâlâ kafamızı kuma gömmüş, İstanbul’un Fethi ile övünüyoruz. İstanbul elimizden çoktan gitmiş haberimiz bile yok.

Dünü yazacağız. Bütün açıklığı ile düze çıkaracağız.

Bugüne yansıtacağız. Bugünün en azından bir kısmını kurtarmak için çabalayacağız.

Türk milletinin geleceğine ışık olacağız.

Başka çaremiz yoktur.

“Ustad” jurnalının 5-ci sayından

Bölmə : Nəsr, Ədəbiyyat