Gamın harîfi

40 Baxış

8-3[Fuzûlî’nin Beni candan usandırdı… mısrası ile başlayan gazeli üzerine]

Ramiz Rövşen

Aktaran: Nazım Muradov

(Lefke Avrupa Üniversitesi / KKTC)

 

İnsanı gamlı anlarında çoğu zaman gamlı şiirler, gamlı şarkılar teskin eder (oysa mantıksal olarak tam tersi gerekir). İşte o gamlı şiirler sanki bizim üzüntümüzü de canına çeker, derdimizin, acımızın ateşini söndürür ve biz gam yükünden kurtulup hafifleştikçe o şiirler sanki biraz daha ağırlaşır.

Bu mantıkla ana dilimizdeki bütün gamlı şiirlerin belki de en ağırı Fûzûlî’nin “Beni candan usandırdı…” mısrası ile başlayan ve “şeb-i hicran” adıyla meşhur olan gazelidir. Bu şiirin özüne, Şair’in kendi gamından başka asırlar boyunca bütün okuyucu nesillerinin de üzüntüsü eklenmiştir.

 

Şeb-i hicran yanar cânum döker kan çeşm-i giryânum

Uyadur halkı efgânum kara bahtım uyanmaz mı?

 

Ünlü Rus şairi Marina Svetayeva, “Şairin gücü, ne yazdığında değil, bir yay gibi gerilmeyi ne kadar başardığındadır.” diyordu.

Bana göre bu sözler sadece şaire değil, şiire de aittir.

Her şiirin kendi ağırlığı, kendi boyu vardır ve bu şiirin boyu mısralarının sayısıyla değil, bir yay gibi gerilip o şiirin içine toplanan, belki de katılaşıp maddîleşen hisslerin, duyguların derinliği ve yüceliğiyle ölçülür. Bu anlamda “şeb-i hicran”, şiir tarihimizdeki şiirlerin sadece en ağırı değil, hem de en uzunudur. Bu şiirin uzunluğu, yeryüzünde şimdiye kadar olmuş ve bundan sonra da olacak bütün ayrılıkların uzunluğuna eşittir…

Bu dünyanın en cevapsız sorusu, her halde “Şiir nedir?” sorusudur. Çünkü bu sorunun cevabını bulmakla sadece şiirin değil, belki Allah’ın bile sırrını çözmek mümkün olurdu.

fizuliFakat asırlar boyunca birçok şairlerin, filozofların da dediği gibi, şiir, eğer hayatın basitliğinden, monotonluğundan ayrılıp da yüceliği, ilahî gerçeğe kavuşmaya can atmak ise o zaman Şark’ta bu tarife en çok lâyık olan şairlerden biri belki de birincisi Fuzûlî’dir.

Fuzûlî’ye kadar Şark’ın büyük şairleri sanki yerden göğe -aşağıdan yukarıya- değil, tersine yukarıdan aşağıya bakıyorlardı.

O zaman Şark, büyük ve yekpare bir imparatorluktu. Bu imparatorlukta şairin yeri, mevkii çok yukarıda, hatta hükümdarlardan da yüksekteydi.

Firdevsî, Nizamî, Sa’dî, Hafız… Şarkın bu kudretli şairleri, hükümdarların bile secde ettiği, öğütler aldığı bilge, ulaşılmaz şahsiyetlerdi.

Bununla birlikte Şark, kendi içinde yıpranıp, zayıflayıp güçten düştükçe şairler de o yüce mevkilerde duramadılar, bir basamak aşağı inip hükümdar oldular. Sanki hükümdarlar, o şairleri, kendilerinden yüksekte, başlarının üstünde koruyup saklamaya güç bulamadıklarında, utançlarından hükümdarlık tahtlarını onlara devrettiler. Ve Şark’ın hükümdar şairleri ortaya çıktı: Pehlevî, Nevâyî, Hakikî, Kadı Burhâneddîn, Yavuz Sultan Selim, Kanunî Sultan Süleyman, Hatâyî…

Ama Şark kerpiç kerpiç sökülüp dağılmakta idi. Nihayet, şairler o hükümdar tahtlarından da düştüler, birdenbire bütün basamaklardan başaşağı yuvarlanıp dünyanın tam dibine ulaştılar ve oradan – dünyanın dibinden Fuzûlî’nin sesi geldi. O sesde yüz türlü dertten, acıdan başka yıkılmanın da acısı vardı.

Fuzulî, yükselen değil, inen Şark’ın şairiydi. Gücün değil, güçsüzlüğün evladıydı.

Bildüm gamını senün ki çokdı

Gam çekmeğe bir harîf yokdı

Geldüm ki olam gamın harîfi

Gel tecrübe eyle ben za’îfi

 

“Leyla ve Mecnun” mesnevisindeki bu mısralar hem Mecnun hem de Fuzûlî’nin kendisi hakkındadır. Fuzûlî, bu dünyanın sahipsiz gamını sahiplenmeğe, kendi arzusuyla “gamın harîfi” [gam dostu, gam ortağı] olmaya gelmişti.

Fuzûlî, yekpare Şark Medeniyeti’nin evladı olsa da (Şairin üç dilde: Türkçe, Arapça ve Farsça yazması da buna bağlıdır.) bu bütünlük duygusunun Fuzûlî’de siyasî-içtimaî değil, poetik bir anlamı vardı. Yani, hükümdarları terbiye edip onlara doğru yolu gösteren Firdevsî’den, Nizamî’den farklı olarak, Fuzûlî’de artık “imparatorluk düşüncesi” (C. Konrad) yoktu ve yaşadığı zamanın hükümdarlarına yol göstermeğe, onları terbiye etmeğe Fuzûlî’nin ne iddiası ne de hevesi vardı. Ve bu anlamda, üstadı Nizâmî’nin Hamse‘sinden sadece bir konuyu -Leyla ve Mecnun’u- kaleme alması gayet doğaldı.

 

Var bir derdüm ki çok dermândan artıkdur bana

Koy beni derdümle dermân eyleme var ey hekîm

 

diyen Fuzulî’nin hastalık derecesinde hassas, sıtmalı poetik âlemine, sarayların soğuk ve acımasız muhitinden, Mecnun’un dolaşdığı sahraların bunaltıcı sıcak havası daha yakındı.

Bütün ömrünü kaygı ve maddî sıkıntı içinde geçiren Fuzulî’nin bir şair olarak mutluluğu, belki de onun bir insan olarak mutsuzluğu üstünde kurulmuştu. Ama böyle bir kaderle barışmak çok zordu.

 

Bir devrdeyüm ki nazm olup har

Eş’âr bulup kâsad-ı eş’âr

 

Bu mısralarda, sadece şairin kendi devrine küsmüş sesi duyulmakla kalmıyor hem de şairlerin büyük saygı ve servet sahibi olduğu o yakın ve uzak geçmişe, Firdevsî, Nizâmî devrine gizli bir özentisi de hissediliyor.

Nizâmî, sadece sağlığında değil ölümünden sonra bile hayatta olan Fuzulî’den kat kat zengin ve daha çok imkân sahibi idi. Fuzulî, dokuz akça yardımdan dolayı idare kapılarına gittiğinde Nizâmî’nin ziyâretgâha dönüşmüş makberi her yıl iki bin akça kazanç getiriyordu. Bunlar, Nizâmî’nin suçu değildi. Belki de Nizâmî, kendinden çok çok sonralar bu dünyaya Fuzulî gibi bir şairin geleceğini bilseydi, son nefesinde bütün servet ve mirasını ona bırakırdı.

Ama şairden şaire sadece söz miras kalır…

 

Ver söze ihya ki tutdukça seni hâb-ı ecel

Ede her saat seni ol uykudan bîdâr söz

Fuzulî, ruhundan doğan, kaleminden çıkan her sözü, kendi ömründen verip yaşatsa bile bu sözlerin, onu kaygıdan, ihtiyaçtan kurtarıp da rahat yaşatmaya gücü yoktu. Firdevsî’nin her beytine bir altın para vermeğe söz veren, Nizâmî’ye köyler bağışlayan hükümdarların varlığı, Fuzulî için tatlı bir rüyadan başka bir şey değildi. Fuzulî’nin, umudu yerde kendisine, gökte Allahına idi. Ve belki de Allah, Fuzulî’yi, Şark’ın dâhî şairleri arasında kendisinin sonbeşiği olarak daha çok sevdiğinden, onunla kendi arasına hiç kimseyi sokmak istememişti.

Ama Şark’ta şair denilen mahlûk, hâlâ o yıkıldığı “yüksekliğin” hasretini çekmekteydi. Fuzulî’den sonra şairler, kaybedilmiş “yüksekliğe” bir kez daha can attılar, yıkıla-kalka o merdivenin basamaklarından yukarı tırmandılar ama ne kadar çaba gösterseler de hükümdarlık mevkiine ulaşamadılar, vezirlik mevkiiyle yetinmek zorunda kaldılar.

Azerbaycan şiirinin Molla Penah Vâkıf’ı böyle ortaya çıktı…

Vâkıf hükümdar değildi, vezirdi. Vezir olanın bir gözü her zaman hükümdarda olmak zorundaydı. Bir gözü her zaman hükümdarda olan şairin, her dakika kendi başının üstünde Allahı görmesi, Allahla konuşması zor bir işti. Böylece Fuzulî’nin bahtına düşen “Allah ve şair” ilişkisi, kendi yerini Vâkıf’ın bahtına denk düşen “hükümdar ve şair” ilişkisine bıraktı.

Bu anlamda eli Allaha ulaşamayan Vâkıf, belki Fuzulî’den daha mutsuzdu.

Fuzulî’nin mutsuzluğunu doğuran ruhun sarsıntısı, ruhun garibanlığı ve kendinden vazgeçişi ise Vâkıf’ın mutsuzluğunun temelinde yatan, canın sıkıntısı, bedeninin rahatsızlığıydı. Belki de şiirimizin bu rahatsız ve tedirgin bedeni, Fuzulî ruhunun terkettiği, uçup gittiği bedendi…

Bu dünyada şekli, yüzü, niteliği olmayan, Allah’tan başka hiç bir şey yoktur. Şiirin de pek çok şekli, yüzü vardır. Fuzulî, bizim şiirimizin ihtiyarlık yüzüdür.

Çok ilginçtir, şiirin, sanatın ne olduğunu iyi-kötü anladığımızdan beri, bu dünyada 62 sene yaşamış Fuzulî, bizim tasavvurumuzda 68 yaşındaki Nizâmî’den de, 80 yaşındaki Vâkıf’tan da çok daha ihtiyardı. Böyle bir tasavvuru kafamızda oluşturan sadece Fuzulî’nin, herkesce bilinen şekli (ressam tarafından çizilmiş portresi) değildir. Fuzulî’nin ihtiyarlığı, onun yüzünde değil, sözündedir. Kafka’nın meşhur ifadesini biraz değiştirerek söylersek: Fuzulî, “anadan ihtiyar ve yorgun doğmuştur.”

O yorgunluk, Fuzulî’nin şiirlerinde de hissedilir.

Bize ağlamaya ve bizi ağlatmaya, sadece bizim hakkımızda, kendi bildiklerimizden fazlasını bilen, şimdiye kadar başımıza gelenlerden, bundan sonra geleceklerden haber veren şiirlerin gücü yeter. Bize yardımcı olmaya ise o şiirlerin gücü yoktur. O şiirlerdeki hareketsizlik de belki sırf bu güçsüzlüğün zorluğundandır.

Alın yazımızı gizleyen kırışıklar gibi sayısız sırları içinde gizleyen bu gamlı ve yorgun mısralarda ne hayatın sevinci, ne de ölümün korkusu vardır. Genellikle, Fuzulî şiirinde “hayat-ölüm” karşıtlığı yoktur: çünkü hayat denilen şey Fuzulî için sadece sevgidir ve ölüm denilen şey bu sevginin ebedî gölgesi, sevgi ise ölümün ebedî ışığıdır.

Diğer bir yandan, bu dünyada sonu mutlu bir nikâhla biten bir sevgi destanı bulmak çok zordur. Çünkü nikâh, bir çift bedeni değil bir çift ruhu birbirine bağlayan ilahî sevgi için belki visâlin değil, ayrılığın başlangıcıdır. Ve bu dünyanın en ebedî, en silinmez nikâhı belki de ölümdür.

Batı’nın en büyük sevgi destanı “Romeo ve Julyet”i, Şark’ın en büyük sevgi destanı “Leyla ve Mecnun”dan farklı kılan en önemli özellik, bu destanlarda, ölümle olan münasebettir. Shakespeare’in, Romeo ve Julyet’ini birbirinden ayıran ölüm, Fuzûlî’nin, Leyla ve Mecnun’unu birbirine kavuşturur. Çünkü Shakespaere’in kahramanlarını alan ölüm, dışarıdan, dunyadan gelir; oysa Fuzûlî’nin kahramanlarını alan ölüm onların kendi içinden, kendi varlığından doğar.

İşte bundan dolayı “Romeo ve Julyet”de ölüme bir nefret, “Leyla ile Mecnun”da ise ölüme bir özlem, istek, ölümle çok yakın bir münasebet vardır.

Ölüm, Leyla ile Mecnun’u kavuşturacak son ümit yeridir.

Halvet-gâh-ı ünse mahrem oldum

Âzâde vü şâd ü hürrem oldum

Sen hem gelegör teellül etme

Ben muntazıram tegâfül etme

Gel gam-ı dil ile olalım yâr

Bir yerde ki yokdur anda ağyâr

Dâim olalum bir evde hemrâz

Kim çıkmaya dışra andan âvâz

 

Bu sözler son nefesinde Leyla’nın vasiyetidir.

 

Müştakınam ey ecel kerem kıl

Def’-i elem ile ref’-i gam kıl

…..

Teklîf-i visâl eder bana yâr

Bir halvete kim yokdur ağyâr

Ben gitmemek eylesem hatâdur

Senden bana bir meded revâdur

 

Bu sözler ise Leyla’nın mezarı başında son nefesini veren Mecnun’un son sözleridir.

Sadece”Leylâ ve Mecnun” manzumesinde değil, diğer şiirlerinde de ölümle kurduğu korkusuz ve yakın ilişki, Fuzulî’yi Şark’ın da Garb’ın da bir çok büyük şairlerinden farklı kılar.

Şark’ta Hayyam, Garb’da Viyon ölüm hakkında alaylı şeyler yazıyorlardı. Fakat bu alayın içinde de gizli bir korku vardı. Sanki bu şairler ölümle şakalaşarak kendi kendilerini teselli ediyorlar, kendilerini ölümden korkmamaya çağırıyorlardı. Ölümün çok da korkunç bir şey olmadığına inanmak istiyorlardı.

Dâhî Celaleddin Rumî’nin (Mevlana’nın), Hegel’i bile hayretler içinde bırakan bir şiirinde tahminen şu mısralar vardı: “Ölüm, hayatın bütün dertlerine, acılarına son verse bile hayat, her zaman bir korku içinde ölümden kaçmak ister. Sevgiye tutulan yürek de aynen böyle korkular içinde çırpınır, sanki ölümün gelişini hisseder.”

Sevgi ve ölüm…

Böylece asırlar boyunca şairlerin kalemiyle çizilen, bir ucunda sevgi, diğer ucunda ölüm olan bu ebedî sanat dairesi Fuzulî’de kapanır: Fuzulî şiiri, sevgi ile ölümün kavşağında doğan bir şiirdir (“Ey benim ölümüm! Sevgimin evladı ol… Sevgiden doğan ölüm güzeldir…” mısralarını yazan meşhur “Ölüm Sonetleri”nin yazarı ünlü İspanyol şairi Kevedo ise Fuzulî’den yüzyıl sonra doğmuştur.).

Bu dünyada bize sevgi ve hayat dersi öğreten pek çok şair olmuştur. Fuzulî, bize sevgi ve ölüm dersi verir. Hayat geçici, ölüm ise ebedîdir. Ölüme Fuzulî kadar yakın ve mihriban olan kimseye, ölüm kıyamaz. Fuzulî şiirinin ölmezliği belki de bundadır…

 

NEFES – Kitablar Kitabı, s. 715-721

Bölmə : Nəsr, Ədəbiyyat
KÖŞƏ YAZARLARI
TOP 10